VEFA ve SIZ   (III)


Geçen iki haftadaki I. ve II. bölümlerin devamıdır. 
Biraz acele etmeliydi; bugün şehrin iki önemi maçı vardı. Biri baskette biri futbolda. Birinden çıkıp diğerine yetişecekti. Çok büyük emek ve özveriyle kurulup güzel bir yere gelen basket takımı şehrin gururuydu. “Bizim Takım” diyordu şehrin halkı ona. Futbol takımı ise taa “Fethiye Gençlik” ten geliyor ve kalbimiz diye sahipleniliyordu. Saha ışıklandırılmış, gece maçı yapılabilen nadir statlardan biri olmuştu. Voleybol takımını da unutmadı. Onların da başarısı bütün Fethiye’yi heyecanlandırmıştı. ‘’Güzel memleketim spor cenneti olmuş.’’ diyerek mutlu oldu.
‘’Orhun Abidesi Anıtı’nın önünden geçeyim de Bilge Kağan ve Tonyukuk’un manevi varlığına selam sunayım.’’ diye biraz kıyıya yaklaştı. O da ne? Anıt kaldırılmıştı.  ‘’Bu şehirde Türklükle kimin bir sorunu olabilir ki?’’ diye düşündü. Ama bu yapılan ayıbı hiçbir yere oturtamadı. Anlam veremediği için sadece üzülmek geldi elinden. Ruh halini sakinleştirmeye uğraşırken, şehit edilen diplomatlarımızın ve Özgecan’ın anıtlarına ulaştı. Bunlar sadece ölümlerinden dolayı anılan kişiler değil bu toplumun sinir uçlarını titreten olayların kahramanlarıydı. Yani fertleri bir olmaya yönelten paydalardı. Hemşehrimiz Benyamin Sönmez de unutulmamış, anısına bir park yapılmıştı. 
Oraya gelince bisikletten indi ve “Bir başkadır benim memleketim” şarkısını dinleyerek ilerledi. Sonra geri gelip tekrar aynı yerden geçerek şarkıyı bir kez daha dinledi. Burada “Memleket” bir Türkiye bir Fethiye oluyordu düşüncelerinde. Olsun ikisine de sevdalıydı Vefa. “Ama ne güzel düşünülmüş bir uygulama…” dedi, yanından geçen ve hiç tanımadığı birine. 
Bütün yeşil bant boyunca çimenlere yayılmış insanları görünce, “Bir şehrin yaşanası güzellikleri ancak böyle eşit dağıtılır.” demekten kendini alamadı. Gençler yaşlılar, kadınlar erkekler, zenginler fakirler hepsi aynı oranda faydalanıyorlardı bu eşsiz güzellikten. 
Balıkçı barınağı Hizmetkâr için çok önem taşıyordu. Açılışında yaptığı konuşmanın heyecan dolu sözleri hâlâ kulaklarında çınlıyordu. Çünkü kendisi de öğrenci masrafını karşılamak adına balıkçılık yapmıştı bir süre. Vefa, balıkçı barınağını iyot kokulu ağların arasından yol bularak gezdi. 
Bisiklet yolunda memleketinin hafızalarından Kadir abiyle selamlaştı. Yine bisikletine binmiş, Çalış’taki evinden pazara doğru gidiyordu. Kadir abi ve Dilek abla belki de bu yolu en çok kullanan ve en çok tadını çıkaranlardı.
Hemen ileride küçük tekneler için düşünülmüş, çok kullanışlı bir bağlama yeri vardı. Minik bir Haliç gibiydi burası. ‘’Ne büyük ayrıcalık…’’ diye mırıldandı. Arabana binip geleceksin, arabanı park edip tekneye atlayıp gezmeye çıkacaksın. İnsanın kendisini çok özel hissetmesi için özenle planlanmış bir hizmet diye düşündü. Buranın hemen yanındaki kafe de ortamla bütünleşen bir yapıydı. Bir akrabası vardı. Arabasıyla gelir, arabayı kafenin önüne park eder teknesine biner denize açılırdı. Dönüşte de kafede mutlaka bir bardak çayını içerdi. Vefa da bu keyfe birkaç kez ortak olmuştu.
Kafeden sonra gelen park için ise oldukça fazla zaman ayırması gerektiğini biliyordu. 7’den 77’ye her kesime hitap eden bu park, memleketi için parıldayan bir elmastı. Şehrin güzelliklerinin bütün vatandaşların ortak kullanımına sunulduğu uygulamalardan da biriydi. İsmi de çok özeldi: “Şehit Fethi Bey”. Sadece Fethiye için değil çevre il ve ilçelerin de cazibe merkezi olmuştu. Park içindeki onlarca aktivite alanından en çok açık kütüphaneyi severdi Vefa. Yine oraya oturup, eline Ünal Şöhret Dirlik’in Güney Havaları’nı alarak, denize karşı yöneldi. Denizden esen rüzgâr kitabın Fethiye kokusunu taşıyordu Vefa’nın hafızasına sayfa sayfa. İlk şiirin ilk mısrasını “Aşk dedik-sevda dedik” diye okuyunca, aklına ilk gelen memleketi olmuştu. Aynı yazarın Recai Şahin ile hazırladığı “Fethiye Yazıları” isimli kitap da hissettiği sevdanın yansımasıydı sanki. Çocukların cıvıltısı, gençlerin hareketliliğiyle dopdoluydu park. Herkes mutlu geliyor ve mutlu ayrılıyordu bu büyülü mekândan. Tayyareci Yüzbaşı Fethi Bey’in heykeli ise bütün ihtişamı ile gelenleri selamlıyordu.
Parkın eşsiz güzelliklerinin yanında bu eserin ortaya çıkarılması için verilen hukuk süreci ise başlı başına bir mücadele örneği idi. Fethiyeliler için verilmişti bu mücadele ve sonunda kazanan beton değil yeşil olmuştu. Bu park aynı zamanda hoyratlığa karşı hukukun ve akl-ı selimin zaferiydi. ‘’Bu güzel sahil bandı mücadele edilmeden bırakılsaydı ne olurdu?’’ diye bir an için düşündü. Beton blokları hayal etti yeşilin yerine. Ve bir kez daha minnet duydu emeği geçenlere, halkın hakkını koruyan Köroğlu ruhlu kahramanlara. Verilen haklı mücadelenin süreçleri ve kazanılan mahkemelerin evraklarının bulunduğu bir kitabe vardı parkta. Gözleri girdiğinden beri onu arıyordu. Bulamadı, sonra kaldırıldığını fısıldadı birisi kulağına usulca. Beyninden vurulmuşa döndü. Nasıl olurdu böyle bir şey! O kitabe şahısların değil Fethiyelilerin haksızlığa karşı haykırışıydı. Demek ki betona karşı kazanılıp Fethiyelilere ve yeşile teslim edilen bu alan birilerini rahatsız etmişti. Demek ki Fethiyelilerin değil de belli bir zümrenin bu güzellikten faydalanmasını istiyorlardı. Kendi hemşehrilerine çok görüyorlardı bu güzellikten faydalanmayı. ‘’Ah bu sığ düşünceler, ah bu vizyon fukaralığı…’’ diye geçirdi içinden. Kızmakla üzülmek arası bir duyguyu bütün vücudunda hissetti. Gözleri kör eden taassubun her türlüsünün topluma verdiği zarara hiç ummadığı yerde ve zamanda bir kez daha şahit oluyordu.
Bisikletinin pedalına bir kez daha bastı. Bu seferki durak çok ama çok özel bir yerdi: “Ördek Adası”.  Bu şehir kendisine misafir olan yaban ördeklerine bile kucak açmış, onlara yıl boyunca kalabilecekleri barınak hediye etmişti. Şehir halkı, özellikle çocuklar, bu hayvanları seyredip yem atarlardı. Hizmetkarın da arabasının bagajında hep yem olurdu ördekler için, sık sık buraya gelip beslerdi göçmen misafirleri. 
Vefa, ördekleri seyre dalmışken, bir el dokundu omzuna ve ardından aşina bir seda. Fen Lisesi’nde son sınıfa geçen yeğeniydi, o da bisiklet yolunun keyfini çıkarırken mola vermişti ördeklerin mekânında. Fen Lisesi’nin açılışında Vefa yeğeniyle birlikteydi. O günü hatırladı. Şehrin Hizmetkârı bir eseri daha tamamlamış, memleketinin başarılı çocuklarına özel bir eğitim yuvası kazandırmıştı. Açılış konuşmasında da “Hiçbir zaman yalan söylemeyin, doğruluktan ayrılmayın.” diye tavsiyelerde bulunmuştu. Vefa, ‘’Keşke bu okul bizim zamanımızda da olsaydı.’’ diye iç geçirmişti o gün. Hatta sabahleyin radyo Fethiye Belediye Fen Lisesi öğrencilerinin Avrupa çapındaki başarısından bahsetmişti de ‘’İşte emek karşılığını buldu!’’ diye annesi ile paylaşmıştı haberi. 
Üniversiteye de katkı vermişti Hizmetkâr. Yaptırdığı ve üniversiteye devrettiği bina ile aslında gelecekteki Fethiye Üniversitesi’nin temelini atmıştı. Bunu o zaman için çok az kişi kavrayabilmişti. Eğitim dendiğinde akan sular dururdu onun için. Bütün eğitim kurumlarının idarecilerine “emrinizdeyiz hocam” diye yaklaşır ve hemen hemen her eğitim kurumuna büyük veya küçük bir imza atardı. Bazen de hayırseverlerin önüne düşüp, okul binaları yapmaları için ikna ederdi. Bu çabası şehir merkeziyle sınırlı değildi. Çevre köylere de sosyal tesisler yapılarak, halkın kullanımına sunulmuştu. Hatta köylerin özel üretimleri için tematik imalathaneler de yapılmıştı. Üzümlü Dastarhanesi buna en güzel örnekti.
Çalış Sahili’ne varmıştı. Amacı gün batımını buradan seyretmekti. Şat Burnu’ndaki tesisin Fethiye’ye kazandırılmasının yanında, bölgenin sulak alan ilan edilmesinin de ne kadar çevreci bir davranış olduğunu düşündü. Eskiden madencilerin kullandığı Yürek Köyü’nden Şat’a ulaşan demir yolunu hayal etti. Keşke belli bir kısmı sembolik olarak canlandırılsa diye içinden geçirdi. Karagedik’ten açılan yeni yol ile şehrimize gelen misafirlerin Çalış gibi güzel bir mekândan geçerek merkeze ulaşmalarının önemini bir kez daha anladı. Yani açılan sadece yol değil bir tanıtım projesinin başlangıcıydı aslında. ‘’İşte bir imza daha…’’ dedi ve yüzündeki tebessümü uzatabildiği kadar uzattı. 
Sahile oturmuş gün batımını bekliyordu. İlginç bir olay yaşanıyordu yanı başında, yaklaştı ve konuyu öğrendi. Huzurevinde kalan yaşlı bir teyzenin kızı, annesinden haberi olmadan Fethiye Kadın Konukevine yerleşmiş ve üç aydır orada kalmaktaymış. İkisi de gün batımını seyretmeye Çalış Sahili’ne gelince tesadüfen buluşmuşlar. “Tesadüfün böylesi…” demekten alamadı kendini ve her iki kurumun yapılmasına öncülük edenleri bir kez daha takdir etti ve ‘’Bu buluşmaya vesile olanlar ne kadar bahtiyar insanlardır!’’ derken minnet ile imtiyazlı olmak arasında bir duyguya kapıldı. Aynı duyguyu, hasta babasının yanında hastanede geçirmek zorunda kaldığı bir yılbaşı gecesinde Hizmetkârın, hanımefendi ile birlikte odaya ziyaret amacıyla girdiğinde de hissetmişti. 
‘’Gün batımını sonra seyrederim.’’ dedi ve bisikletine koştu. Bisikletin yanında belediyenin yaptığı hijyenik suluktan su içen minik kedi eniğini, “Evleriniz yapıldı, suluklarınız hazır, hastalansanız barınağınız hizmetinizde… Keyfiniz beyde yok!’’ diyerek okşadı. Gerçekten Türkiye’de ilk hayvan barınaklarından biri memleketinde yapılmış, sokak canlarına can katılmıştı. 
Devam edecek…
msaatci@fethiye.net 
m_saatci@hotmail.com


 

YAZIYI PAYLAŞ!

İlk Yorum Yazan Sen Ol!

YAZARIN SON 5 YAZISI
13Ara

Sigara İzmariti

06Ara

DENİZDEKİ PAPATYA TARLASI

29Kas

Teke Yöresi

25Kas

Günümüzde Üniversite Nedir?

15Kas

Üniversite Nedir?