Baktigin yöne bir daha baksan; yine ayni seyi mi görürsün?


Bir yol macerası demek isterdim fakat hikayenin tamamı yoldan ibaret...
Yaşamak için sevmek, sevmek için bütün bildiklerini unutmak gerekir. Yaşamak hiçbir zaman sahip olmak olmamıştı aslında. Onu sınırlı zihin oyunlarımızla kendi çıkmazlarımıza biz esir ettik. Bu bir çizgi film karakterinden gerçeklik beklemek gibi birşeydi oysa. Yersiz yurtsuz bir sınava tabi tutmak varoluşumuzu. Sanki anlamadığımız bir sorunun olası muhtemel olmayan cevabını sıkı sıkıya tutmak gibi ellerimizde. Cevaplar gidince boşluktayız ama aslında doğru soruları hiç sormadık ki. Hep başka şeylerin önemsiz ayrıntıların yörüngelerinde dolaştık anlaşılmak umuduyla. Kavramların içlerini boşaltıp onları hafiflettik ve körelttik. Şimdi ne umuttan bir şey anlıyoruz ne sevgiden.
Dilin kemiği yok derler ne doğru; aklı yok fikri var gibi sürekli ses veriyor yaşamlarımızda, oysa bazen unutuyoruz diğer duyularımız orada ve bizden ilgi alaka bekliyor. Belki de hakikat hiç koklayamadığımız o saflıkta, belki de yanlış nesnelere dokunmaktan vazgeçince avuçlarımıza hakikatin tohumları kendiliğinden ekilecek. Ama bunlar çok keşişvari düşünceler öyle değil mi? Bunları sabah kalkıp işe giden insanlar düşünmemeli, çünkü bizim su faturamız bizim öğlen yemeğimiz ve indirimdeki ayakkabımız daha önemli. Bizler ancak somutta varolduğumuzda yaşamış hissediyoruz. Somut önemsizdir demiyorum bedenlenmiş formlarımızda tabiki görevlerimiz var; kastettiğim bu somutluğu sırf algılayabiliyoruz diye tek gerçek ulaşılabilecek tek son gibi görmemizde. Sonra günün yorgunluğunu atmak için bir bardak viskide gevşiyoruz. Fakat satır aralarını okuduğumuzda aslında bir bardak viskide ne çok hayal kırıklığı, pişmanlık ve erteleme var. Hergün gidip karmaşaya ait hissetmekle yükümlü olduğumuz işlerimizde ne çok kasvet, ne kadar çok gereksiz ayrıntı var. Bunları farkedemeyiz çünkü farkedersek ve eğer bununla başa çıkacak bir irademiz yok ise bu büyük bir vazgeçişe kadar götürür insanı. Bir düşünün bir hristiyana 40 yılın sonunda artık kendi yolculuğunun sonunda Tanrı yok demek gibi bir şey bu. Bu onun bütün yaşamlardaki bedensel ölümününde üzerinde acıyla bir ölüm olur. Burada tartıştığım Tanrı varlığı veya yokluğu değil elbette kanımca O var. Buradaki söylemek istediğim Onu bulana dek verdiğimiz amansız mücadele.
Yazık ki pek çok mistik hikayede gayet açık anlatılmış olsada ‘batı’ diyeceğim lütfen genellememin kusuruna bakmayın; batı topraklarında söz verilmiş gibi kirleniyor her saflık. Sanki burada toplumlar güzelliği örtmek için doğuyor. Bireyler değil dikkatinizi çekerim toplumlar dedim. Arada fark var çünkü; bireyler sevgiden gelir ama yolda her ne oluyorsa o özü sevgiden geçen bazıları kitleler halinde sevgiyi, kendi özlerini öldürüyorlar. Bu tabiki çok uzun bir felsefik söylemin sonucunda nadiren elde edilebilen bir kavrayış ama kısaca diyebiliriz ki unutuyoruz. Kendimizi unutuyoruz. Ve kendimizi birbirimizin gözlerinden görmek yerine kıyafetlerimizle, paramızla görüyoruz. Ve aslında Jose Saramago’nunda ne güzel dediği gibi körleşiyoruz gitgide... Gördüğümüzü sandığımız hiçbir şey gerçekliği yansıtmıyor. Birşeyler yansıtıyor bu doğru fakat hakikatten uzaklaştıkça neyi neye yansıttığımızında bir önemi kalmıyor kanımca. Bilmek daha değerli oldu bu yüzyılda. Oysa tek yapmamız gereken hatırlamak. Durup hatırlamak.
Bu sebepledir ki bir süredir yokum ortalarda. Kişisel mağaramda inzivada idim. İnziva kelimesi beni hep cezbetmiştir. Fakat derinine girdikçe çokta keyifli olmadığını söylemek zorundayım. İnziva; ruhunun derinliklerine giden o ışıksız yolda ışığı aramak adına yapılan yarı bilinçli ama kararlı bir acı çekme serüvenidir. İnzivalar Yoga ve diğer enerji kavramlarının isimleri gibi yanlış yorumlanıp uygulanıyor günümüzde ama inziva doğada toplu yapılan söyleşiler ve sonrasındaki kahkahalar değildir. Aslında bunlar inziva dönüşü yeni benlik kutlamaları esnasında yapılan dışsal eylemlerdir. İnzivalar çok bireysel ve nadiren güldüren iç keşif anlarıdır. Bunun için belli bir yere belli bir öğretiye ihtiyaç yoktur. Sadece istemek ve içeriden gelen ama ego değil daha derinden gelen o kısık sesi duyabilmekten geçer ve ışığı bulduğumuzda ki bu inzivanın bittiğini gösterir kişi sancılı bir doğumdan çıkmış gibi yorgun ama hayat doludur. Az önce ne yaptığını bilmenin verdiği haz ve o dediğim hatırlamanın doğası gereği özüne yaklaştığını farketmenin huşusuyla yeni yaşamına aynı bedende tekrar doğar. Uzun lafın kısası kanguru kesesinden yeni çıkan bir bebek gibi sıfırdan yaratımına başladığım yeni yaşamıma başlamak için 2020 kaotik bir kozaya sardı beni. Amasize ne benim kozamdan dönüşümümden?:)) Peki neden bahsedeyim? Kaynağından emin olmadığım bilgilerden mi? Güncel zırvalıklardan mı? En iyi kendimi anlatabilirim ve kendim aracılığıyla deneyimlediklerimdenbahsedebilirim.. Çünkü 30 senedir kendimleyim... Zaten amacım hiçbir zaman aslında kendimi anlatmak olmadı; yaşamı algılamak adına yaptığım bütün çalışmalarda ben olduğum için; benliğim üzerinden beni anlamaya çalışıyorum. Aslında ben dediğim sensin anlamaya çalıştığım sizsiniz... Hep söylüyorum satır aralarına baktığımızda herşey daha az kaotik ve daha bütünsel oluyor.
Şimdi bir daha soruyorum o zaman; aynı yola bir daha baksan yine aynı şeyi mi görürsün? Benim için mesela 1,5 sene önceki Fethiye ile bugünkü aynı değil. Ama Babadağı ve Mendos aynı şekilde duruyorlar orada. Ama hiçbir şey aynı değil işte. Ama sen daha önce hiç farketmediysen şimdi sana bugün bana farklı gelen tabi ki aynı gelecek. Dün bakmadığın bir yol bugün sana farklı gelmez ama dün üzerinde düştüğün yolda kalkarsan ayağa, o zaman o yoldaki bütün ayrıntıları görürsün... Bu sebepledir ki bu bir yol macerası değil hikayenin tamamı yoldan ibaret...

Sağlıkla kalın
Mutlu yıllar

Hande Burcu Sarıca
OM Mani Padme Hum

www.narikelayoga.com

YAZIYI PAYLAŞ!

İlk Yorum Yazan Sen Ol!

YAZARIN SON 5 YAZISI
saniye sonra kapatılacak. REKLAMI GEÇ
177