Afi Can

Savaşlarınızı iyi seçin

Afi Can

  • 262

Barda oturuyorum yine. Elektrikler kesik. Sevdiğimin Kayaköy’ü. Buz falan hak getire. Karanlığın içinden çekiyorum o ucuz viskiyi. Lanet dedikleri bu olsa gerek. Altyapı sıfır, ama her köşe başında “Elhamdülillah Müslümanım” diye övünen bir sürü tip. Fareli köyün kavalcısı mı dedin? Burada tüccar olmuşlar hepsi. Gelene ağam, gidene paşam. Aynı b*kun laciverti. CHP’liymiş, AKP’liymiş… Fark etmiyor. İktidar değişir, zihniyet aynı kalır. Hepsi dandik tiyatrocu. Tek dertleri sahneyi ısıtmak, onu da yalanla yapıyorlar. Başka numaraları yok.
Zemzem şişesi demişim az önce, dilim sürçtü. Viski bu. (ne farkediyorsa dinlerin kutsal suları arasında,bunu anlamış değilim. Hristiyan şarabı,müslüman zemzemi,ateist içkisi )Dibinde bir çocuk işçinin gözleri parlıyor sanki. Sekiz yaşında. Bilekleri makinelere sıkışmış. Patron, onun terini benim gibi kaybedenlerin masasına servis ediyor. “İlerleme” diyorlar. İlerleme mi? Çocukların kemiklerini öğüten bir değirmen bu. Ama kimin umurunda? Herkes kendi kafesinde ötmekle meşgul. Kendi küçük dertleri, kendi küçük çıkarları. Olan biten kimsenin umrunda değil bu çağda… değil…
İnsanların yüzde 97’si verileni alır. Çok mu seviyorsun? Alır. Yüz mü veriyorsun? Alır. Zaman mı veriyorsun? Onu da alır. Hal böyleyken, ihtiyacı kadar mı alıyor, fazlasını mı? İşte o ayrımı yapınca sınırını çiziyor insan. Ama kim uğraşacak bunlarla? Herkes almakla meşgul. Vermek mi? O da neymiş?
Kibirli, samimiyetsiz ve korkak insanlarla zamanını öldürmee.Onlardan her an her şeyi bekleyebilirsin. Pislik yapmaktan çekinmezler. Canın mı sıkıldı? S*kt*r et, git. Daha iyisini bulursun belki. Ya da bulamazsın. Kim bilir?
Sözlerimden şüphe eden olursa diye söylüyorum. Şüphe varsa şüphe yoktur. Bu böyledir. Oyna devam. Başka çaren yok.
Bacakların sarf edeceği herhangi bir çabanın, iki zihni birbirine yakınlaştıramayacağını anlamış bulunuyorum. Ne kadar koşarsan koş, bazı insanlar senden hep uzak kalacak. Kafa uyuşmayınca, kalp de uyuşmuyor. Zorlama. Sadece yorulursun.
Zor günler… Onlar da gelir geçer. Ama tenhalardaki gerçek dostlarla daha rahat atlatılır. Sahte kalabalıkların faydası yok o zaman. Herkes kendi derdine düşer. Yanında bir iki dürüst adam varsa, ne ala. Yoksa da tek başına takılırsın. O da fena değil aslında. En azından kimse seni hayal kırıklığına uğratmaz.
“Savaşlarınızı iyi seçin.” Birçok savaş, savaşmaya değmez. Enerjini boşuna harcarsın. Bazı savaşlar ise savaşmaya değerdir. Hatta kaybedeceğini bile bile savaşmaya değerdir. Çünkü mesele kazanmak değil bazen. Mesele, doğru olduğuna inandığın şey için mücadele etmektir. Kaybetsen bile, en azından denemiş olursun. Pişman olmazsın.Bu vesile ile Halk Tv’den istifa eden gazeeteci arkadaşlara da teşekkürlerimi sunuyorum. Bi işe yaramaz elbet ama işte yine de benden yana teşekkürler… Ülkenin uzun zamandır böylesi zarif bir tavıra ihtiyacı vardı. Bu Kayaköy’ün karanlığı gibi işte. Savaşmaya değer mi, değmez mi bilemiyorum. Ama bu pisliği görmezden gelmek de olmuyor. Bir şeyler söylemek, bir şeyler yazmak gerekiyor. Belki bir faydası olur. Belki olmaz. Ama en azından denedik dersin.
Bu dünya… Yarım yamalak bir gezegen gibi. Vaktinden önce dalından düşmüş, çiğ bir meyve gibi. Sürekli hastalıklı, sakat bir erişkin olma hali. Her yer yalan dolan. Herkes kendi çıkarının peşinde. Kimse kimseyi umursamıyor.
Ben de barda oturmuş, bu karanlığa karşı viskimi yudumluyorum. Belki de bu karanlık, bu pislik, bu saçmalık… Hepsi bir illüzyon. Belki de gerçek olan, bu an. Bu barda, bu karanlıkta, kendi düşüncelerimle baş başa kalmak. Belki de hayatın anlamı budur. Anlamsızlığın içinde bir anlam yaratmaya çalışmak.
Bu “Elhamdülillah Müslümanım” diye gevelenen laflar… Boş. İçi boşaltılmış bir ritüel sadece. İnanç, eylemle gösterilir. kaderine terk edilmiş bu köyde, çocuk işçilerin sömürüldüğü bir dünyada bu lafların hiçbir değeri yok.
Fareli köyün kavalcısı tüccarlar olmuş burada. Şaşırdım mı? Hayır. Bu dünyanın düzeni böyle. Dürüstlük, hakkaniyet, adalet… Hepsi masal. Gerçek olan, para ve güç. Onları ele geçirenler kazanır. Diğerleri ezilir.
Bu CHP’liymiş, AKP’liymiş… Fark etmiyor demiştim ya. Gerçekten fark etmiyor. Aynı hamurdan yoğrulmuş hepsi. Tek dertleri koltuklarını korumak, ceplerini doldurmak. Halk mı? Onlar sadece oy verecek birer koyun.
Bu dandik tiyatrocular… Sahneyi ısıtmak için yalanı kullanıyorlar. Başka ne bilirler ki? Dürüstlük onlara yabancı bir kavram. Gerçekleri söylemek işlerine gelmez. Çünkü gerçekler acıdır. Gerçekler, onların pisliklerini ortaya çıkarır.
Viski şişesinin dibindeki o çocuk işçinin gözleri… Unutulmaz bir görüntü. O gözlerdeki çaresizlik, o gözlerdeki öfke… Bütün dünyanın yükü o küçük omuzlarında. Ve biz, o yükü görmezden geliyoruz. Kendi küçük dünyalarımızda yaşamaya devam ediyoruz.
“İlerleme” diyorlar. İlerleme mi? Bu mu ilerleme? Çocukların sömürülmesi mi ilerleme? Doğanın katledilmesi mi ilerleme? İnsanların birbirine düşman edilmesi mi ilerleme? Ben bu ilerlemenin içine tüküreyim…
Herkes kendi kafesinde ötmekle meşgul. Kimse kimseyi dinlemiyor. Herkes kendi haklılığının peşinde. Empati mi? O da neymiş? Başkasının acısını anlamak kimin işine gelir ki?
Bu Kayaköy’ün karanlığı… Belki de bir uyanış çağrısıdır. Belki de bu karanlıkta, gerçekleri daha net görebiliriz. Belki de bu pisliğin içinden, yeni bir umut doğar.
Şüphe varsa şüphe yoktur. Bu böyledir. Oyna devam. Başka çaren yok. Bu dünya böyle bir yer. Acımasız, adaletsiz, saçma. Ama yine de yaşamaya değer. Belki de sırf bu saçmalığa rağmen yaşamaya değer.
Bacakların sarf edeceği herhangi bir çabanın, iki zihni birbirine yakınlaştıramayacağını anlamış bulunuyorum. Ama belki de kelimeler… Belki de kelimeler, o mesafeyi bir nebze olsun azaltabilir. Belki de bu yazdıklarım, birilerinin zihnine dokunur. Belki de birileri, bu karanlıkta bir ışık görür.
Zor günler… Tenhalardaki gerçek dostlarla daha rahat atlatılır. Ve belki de en gerçek dost, insanın kendi iç sesidir. O sese kulak vermek, o sese güvenmek gerekir.
“Savaşlarınızı iyi seçin.” Belki de benim savaşım, bu karanlığa karşı yazmak. Belki de benim direnişim, bu pisliği kelimelere dökmek. Kaybedeceğimi bilsem bile, bu savaşı vermeye değer. Çünkü susmak, onaylamak demektir. Ve ben, bu pisliği onaylamıyorum.
Bu Kayaköy’ün laneti… Belki de insanlığın lanetidir bu. Altyapı çöker, elektrikler kesilir, ama asıl çöküş, insanların kalplerindedir. O kalplerdeki karanlık, o kalplerdeki umursamazlık… İşte asıl lanet budur. Ve bu laneti yenmek, kolay olmayacak. Ama denemek zorundayız. Başka çaremiz yok.
Peki, bu curcunanın ortasında insan tarafsız kalabilir mi sahiden? Yoksa her birimiz, ister istemez bir tarafı seçmek zorunda mıyız? Sessiz kalmak bile bir tercihtir aslında, zalimin değirmenine su taşımak değil midir çoğu zaman? Bir yanardağın eteklerinde kayıtsızca oturmak ne kadar mümkünse, bu kokuşmuş düzende de o kadar mümkün olsa gerek. Sevgili okurlarım sevgiyle kalın,sağlıcakla kalın… Bir bakın bakalım tarafsız mısınız? Herkese keyifli haftalar dilerim.  

Öykü. (Bu köşe yazısı kurgudur)

 

Yazarın Diğer Yazıları