Afi Can

İradenin Sancıları

Afi Can

  • 277

Bu barı seviyorum. Viskiyi ucuz veriyor diğerlerine göre ama ucuz viski de bitmiş. En yakın bakkal şuan gitmek istemeyeceğim kadar uzak. Ve fiyatı da normalin iki katı,niye? Çünkü burası Kayaköy…Buyrun burdan yakın hikmeti sebebini de siz çözün serbest piyasacılar… Bu sıkıcı dünya dönmeye devam ediyor. Güneş doğuyor, insanlar işe gidiyor, birileri sevişiyor, birileri ölüyor,birileri zindana atılıyor,katiller serbest bırakılıyor,terörist başları kurucu önder oluyor, belediye başkanları suç örgütü lideri. 
Ve bütün bu karmaşanın içinde, o aptal soru yankılanıyor: Mutlu muyuz?

İbn Sina denen eski bir tip, mutluluğun içsel bir zırva olduğunu söylüyordu. Akılmış, ruhmuş, bilmem ne halt. Sanki bu beton ormanında, bu yalanlar ve sahtekarlıklar denizinde akıllı kalmak mümkünmüş gibi. Belki de adam haklıydı. Belki de bu dışarıdaki gürültü, bu tüketim çılgınlığı, bu bitmek bilmeyen arayış sadece bir aldatmaca. O içimizdeki boşluğu doldurmaya çalışıyoruz ama o boşluk, anlaşılan o ki, parayla ya da yeni bir arabayla falan dolmuyor.

Sonra Nietzsche geliyor. O da ayrı bir manyak. Güçmüş, iradeymiş. "Beni öldürmeyen şey beni güçlendirir"miş. Sanki hayat bir Rocky filmi **** koyayım. Ama dur bakalım, adamda bir şeyler var sanki. Bu zayıflık edebiyatı, bu kurban rolü, bu her şeyden şikayet etme hali… Belki de haklı. Belki de bu dünya gerçekten de bir savaş alanı ve sadece savaşmaya cesareti olanlar hayatta kalıyor. Ama ne için savaşıyoruz? O aptal mutluluk için mi? Yoksa sadece bir sonraki kadehi devirmek için mi?

Ve sonra Jung denen o psikolog bozuntusu. Gölge falan diyor. İçimizde bastırdığımız o karanlık pislik. Kıskançlık, kin, nefret… Sanki hepimiz melekmişiz gibi davranıyoruz ama derinlerde birer canavar yatıyor. Ve bu canavarlar, en yakınlarımızdaki o sahte gülüşlerin, o zehirli iltifatların arkasında fısıldıyor. O dost gibi görünen iblisler, aslında senin tökezlemeni bekliyor. Başarısızlığına içten içe seviniyorlar. Çünkü kendi boktan hayatlarıyla yüzleşmektense, senin de bokun içinde debelenmeni tercih ediyorlar.

Bu üç adam, ayrı telden çalsalar da, sanki aynı orkestranın parçası gibiler. İç dünya, dış dünya, mücadele, karanlık… Hepsi birbiriyle bağlantılı. Ve sonuç? Sonuçta hepimiz yalnızız.

Nietzsche diyordu ya, güçlü insanlar yalnızdır. Belki de bu doğru. Bu sahte gülüşlerin, bu yüzeysel sohbetlerin, bu bitmek bilmeyen beklentilerin arasında, gerçekten kim olduğunu bilen bir adamın yeri yok. O kendi yolunda gitmek zorunda. Kendi acısıyla, kendi düşünceleriyle baş başa kalmak zorunda. Çünkü bu kalabalık, bu sürü psikolojisi, seni de o aptal "son insan"a dönüştürüyor. Rahatını düşünen, risk almayan, sadece var olan bir zavallıya.

Spinoza ise korkudan bahsediyordu. Cehaletten doğan o kahredici duygu. Dinlerin, hükümetlerin, ideolojilerin bizi kontrol etmek için kullandığı o zehir. Gerçekliği anlamak, neden-sonuç zincirini kavramak… Belki de bu korkuyu yenmenin tek yolu bu. Ama kolay değil. Bu aptal dünyada, yalanlar o kadar yaygın ki, gerçeği bulmak samanlıkta iğne aramak gibi. Ve insanlar yalanlara inanmayı tercih ediyorlar. Çünkü gerçek acıtır. Gerçek yüzleşmeyi gerektirir.

Ve İbn Sina'nın o içsel mutluluğu… Belki de o da bir kaçış. Bu dışarıdaki pislikten, bu acımasızlıktan, bu sahtekarlıktan bir kaçış. Ama belki de haklı. Belki de gerçek tatmin, bu dünyevi zevklerin ötesinde bir yerde yatıyor. Belki de o akıl dediği şey, o ruh dediği şey, bu karmaşanın içinde tutunabileceğimiz tek dal.
Ama ne olursa olsun, bir gerçek var: Bu dünya bir bok çukuru. Ve içindeki insanlar da çoğunlukla güvenilmez tipler. Gülümseyen yüzlerin ardında gizlenen nefret, güç arayışının acımasızlığı, korkunun esareti ve o ulaşılmaz mutluluk hayali… Hepsi bir arada, bu boktan hayatı çekilmez kılıyor.

Yine de, bir umut kırıntısı var belki. Jung diyordu ya, özgürlük içeriden gelir. Nietzsche diyordu ya, kendini aşmak gerekir. Spinoza diyordu ya, gerçeği anlamak gerekir. İbn Sina diyordu ya, aklı geliştirmek gerekir. Belki de bu adamların hepsinde bir parça doğruluk var. Belki de bu karmaşanın içinde, kendi içimize dönüp, kendi gölgelerimizle yüzleşip, kendi irademizi bulup, gerçeği arayıp ve aklımızı kullanarak bir çıkış yolu bulabiliriz.

Ama kolay olmayacak. Bu kesin. Çünkü bu dünya, dürüst ve yalnız adamları sevmez. Onları dışlar, onları aşağılar, onları yok etmeye çalışır. Ama belki de yalnızlık, bu boktan dünyada kalabileceğimiz tek dürüst yerdir. Belki de sessizlik, o sahte kahkahaların ve boş vaatlerin gürültüsünden daha değerlidir.
Öyle ya da böyle, bu hayat devam ediyor. Ve biz, bu gölgelerin, bu iradenin sancılarının ve bu mutluluk uçurumunun kıyısında, bir sonraki adımı atmaya çalışıyoruz. Belki düşeceğiz. Belki de tökezleyeceğiz. Ama en azından deneyeceğiz. Çünkü başka seçeneğimiz yok arkadaş. Bu kadar. Kapatın ışıkları.

Sevgiyle kalın,sağlıcakla kalın sevgili okurlar, keyifli haftalar dilerim tabii mümkünse ?

 

 

Yazarın Diğer Yazıları